TOPLUMSALLIK HAKİKATİN ZEMİNİDİR

24 Haz 2019

 

 

 

Doğru olanın yürüyüşüne girdiğiniz zaman, aslında yeni bir yaşamın arayışına yöneliyorsunuz. Peki, bu yaşam nasıl bir yaşamdır? Bu yaşam kesinlikle toplumsal bir yaşamdır. ‘Ben kendime güzel bir yaşam kuracağım’ biçiminde değil, bireyci bir yaşamla alakası yoktur. Yaşamın toplumsal bağlamı anlamında ele alıyorsunuz. Yaşam toplumsaldır. Hakikat toplumsaldır. Toplumdan kopuk bir birey olamayacağına göre, toplumsallıktan kopuk bir hakikat de yoktur. Onun için Önderlik yaşamındaki kilit kavram toplumsallıktır. 7 yaşında başlıyor. Önderlik, “Toplumsal gerçeklikten kaçmak zannedildiğinden daha zordur. Özellikle bireyi olunan soy toplumu için bu böyledir. Toplumsallaşma konusunda 7 yaş civarında ana ile içine girilen yarış süreci halk tabiriyle yetmişine kadar öylece devam edip gider. Ananın toplumsallaşmanın esas gücü olduğu bilimsel olarak da tespit edilen bir doğrudur. Kişiliğim açısından ilk suçum, anamın bu hakkına kuşkuyla yaklaşmam ve kendi toplumsallığıma en erkenden kendim karar vermemdir” diyor.

Ana ile bütün kavgası bunun üzerinedir. Yeni bir yaşam yaratmak, kendine yeni bir toplum yaratmaktır. Bizim belki toplumdan kopuk bir yaşamımız olmayabilir, ama pratik toplumdan kopuk bir yaşam anlayışıdır. Mücadele yürütürken bile onun toplumsallıkla bağı anlamında zayıflıklar içerisindeyiz. Onunla bağını kurmuyoruz. ‘Halkım için savaşıyorum’ diyoruz ama derinlik zayıftır. “...Kişiliğim açısından ilk suçum anamın bu hakkını kuşkulu bulmam ve kendi toplumsallığıma en erkenden bizzat karar vermemdir. Evrenimiz hakkında son bilimsel tespitlere göre, en azından 20 milyar yıllık çok özgün bir yaratımı olan insan toplumunu anasız ve efendisiz olarak yalnız yaşamaya cüret etmem, başlı başına incelenmesi gereken bir konudur” diyor. İnsan toplumu da 20 milyar yıllık bir sürece yayılan evrensel oluşumun bir yaratımıdır. İnsanın tür olarak şekillenişi 6-7 milyon yıl önce başlıyor. Ama bu evrensel gelişmenin içinden, onunla bütünlük içerisinde ortaya çıkıyor. Evrensel gelişme olmadan, insansal gelişme olmaz ama toplumsallaşma o anda başlıyor. İnsanlaşma toplumsallaşmayla at başı olarak gidiyor. Toplumsallaşma olmadan, insanlaşma olmaz. İnsanın insan olma mücadelesi, toplumsallaşma mücadelesidir.

Önderliği yalnız bırakan kimdir veya Önderliği yalnız olmaktan çıkarmak nasıl olur? Önderlikle yoldaş olmakla olur. Önderlikle yoldaş olma hayatımızın anlamıdır, bundan başka bir anlam yoktur. Parti ve hakikat de budur. Önderlik, “Ben 7 yaşından itibaren anamla kavgaya tutuştum, bu mücadelenin özü de toplumsallaşma üzerineydi, anam beni terbiye ederek topluma hazırlamaya çalışıyordu” diyor. Genelde annemiz ya da babamız bizi neden terbiye etmek isterler. Ahlaklı bir birey olarak toplumda yerimizi almamız için bunu yapıyorlar. Eğitimin amacı budur. Bu böyle işler, insanlar çok derinlikli bilincinde olmasalar bile geleneği bilirler ve o geleneği sürdürürler. İnsanlar çocuklarını terbiyeli, ölçülü, ahlaklı bir birey olarak yetiştirirler ki, toplumda yüzleri kızarmasın. Dayanışma duygusunu öğretirler, ahlakı öğretirler, saygılı olmayı öğretirler. Bütün bunların hepsi bireyi topluma hazırlamak içindir.

 Önderlik, “Ben önce aileye bakıyordum, babam ve annem her gün kavga ediyorlardı. Evde kavgasız geçen tek bir gün bile yoktu” diyor. Neden? Baba otorite olmak istiyor. Fakat Üveyş ana Ömer amcanın otoritesini kabul etmiyor. Evde iki otorite var. Biri diğerini bastırmak istiyor. Bastıramıyorlar, ama dengede bir durum oluyor. Bu durum sürekli kavga yaratıyor. Önderlik, “Ben kavgasız bir aile istiyordum, başlangıçta keşke benim de diğerleri gibi bir ailem olsa diyordum.” Önderlik daha sonra bu düşüncesini değiştiriyor. “Ailem benim gelişmem için bir şanstı” diyor. Evde mutlak hâkim bir otorite yoktur. Anne ile baba ikisi bir otorite odağı olarak ortaya çıkıyor. Birbirleriyle mücadele var ama aralarında bir denge söz konusudur. O arada yeni bir otorite olarak sıyrılma imkânı veriyor. Çocuk daha özgür büyüyor. Bu bir avantajdır. “Aile böyle olmamalıydı” diyor. Hayallerinde canlandırdığı bir aile var, öyle bir ailenin özlemini duyuyor. İkincisi; toplumsal gerçekliğe bakıyor. Topluma katıldığınız zaman onun yaşamına katılırsınız. Herkes topluma katıldığı zaman onun ölçülerine ve kurallarına katılır.

 

Ahlak, Genel İlke, ölçü ve Kural Demektir

 

Toplum politik ve ahlakidir. İnsanları bir arada tutan ölçüler ve kurallar var. Bunlar günlük olarak oluşmazlar, tarihsel olarak oluşurlar. Toplumu var kılan, toplumu bir arada tutan, bir yerde toplumun çimentosunu teşkil eden kurallar ahlaktır. Ahlak, toplumun içinde bireyleri bir arada tutan harç işlevini görür. Ahlak olmadan ortada toplum diye bir şey olmaz. Ahlak genel ilke, ölçü ve kural demektir. Kuralsızlık, ahlaksızlıktır. Ahlakın belirgin temel özellikleri var. Ahlakta gönüllülük vardır. Ahlakta zorlama yoktur ama hukukta zorlama var. İkisi arasındaki büyük fark budur. Devletçi toplumun ahlakı hukuktur. Devlet kendi kurallarını zorla yürütür, uymayanları cezaevine atar ama ahlaki toplumda kurallara uymamak sadece bireyi toplumun dışına atmakla, o tarzda cezalandırmakla uygulamaya konur. En ağır ceza tecrit etmektir, gerektiğinde teşhir etmektir.

Alevi toplumunda teşhir ve tecrit bir mekanizma olarak işler. Alevi cemleri vardır. Eskiden cemler, yılda bir ya da iki kez yapılırdı. Cemlerde bütün halk bir araya gelir. Orada herkes sorunları tartışır. İbadet boyutu da var ama asıl olan toplumsal sorunların çözümüdür. Farz edelim ki, köyde biri sürekli sorun yaratıyor, insanlara hakaret ediyor. Bundan şikâyetçi olurlar. Toplumun şikâyetlerini dikkate almazsan, bütün uğraşlarına rağmen direnişini sürdürürsen, toplumun da isteği üzerine Pir ona tecrit uygulama kararına varır. “Kimse bu insana selam vermeyecek, davarını bu insanın davarına katmayacak, tarlasına gitmeyecek, kendisine yardım edilmeyecek...” biçiminde tümüyle yalnızlaştırılıyor. Köy yerinde tecrit edilmiş bir kişi ya da aile yok olmaya mahkûmdur, yaşamı devam ettiremez. Ondan sonra yalvar yakar oluyor, cem yeniden toplanıyor. Belki bizim bildiğimiz tarzda bir özeleştiri değil ama özeleştiri veriyor. “Ben yanlış yaptım, herkesten özür diliyorum” diyor. Pir, cemaate “Siz ne diyorsunuz, suçunu affedelim mi?” diye sorar. “Topluluk ceza verelim” der. Öneriler şöyle gelişebilir: “Bir öküzünü kessin etini bütün köye dağıtsın.” Sorunlu olan kişi “Benim iki tane öküzüm var çift sürüyorum, lütfen benden öküzümü kesmemi istemeyin” der. Pir tekrar danışır. “Tamam, öküz olmasın keçi olsun” vs. söz konusu kişi yine gerekçelerini ortaya koyar ve giderek bir kişi kalkıp “bir elma verirse biz affederiz” der. Böyle netleşebilir. İşte ahlaki ilke, cezayı bile en alt sınıra kadar çekebiliyor ama yapıcı etkisi çok yüksektir. Önce tecrit ediyor, tecritten sonra başlayan şey aslında teşhirdir. Orada yaşam mümkün değil, geri dönmek ve yeniden toplumsallıkla bağ kurmak zorundadır.

 

Kapitalizmin Olduğu Yerde Toplum Yoktur

 

Kapitalizm ahlaki bağları param parça eder. Toplumsallık yerine bireyciliği geliştirir. Bireycilik ahlaksızlığın kendisidir, çünkü bir topluma bağlı değildir. Ahlak toplumla ilgilidir. Bizde parti ahlakı vardır. Bizi bir arada tutan ahlaki değerlerimiz, ölçülerimiz var. Bunlar durağan da değildir. Ölçülerin çıtası sürekli gelişiyor, daha fazla içselleşiyor ve bağlılık daha fazla gelişiyor. Kardeşler arasında bile görünmeyen bağlılıklar bizde daha önceden birbirini hiç tanımamış, aralarında kan bağı olmayan arkadaşlar arasında gelişme gösterebiliyor. Belki kardeşi için hayatını ortaya koymaz ama yoldaşı için tüm varlığını ortaya koyar. Ahlak böyle bir şeydir, toplumsallık bununla bağlantılıdır.

 

Yaşam, Toplumsal İlişki Biçimidir

 

Önderlik toplumdaki anlam gücüne, onun ölçülerine bakıyor. “Toplum bu olamaz, dolayısıyla bunların yaşadıklarının adı yaşam olamaz” diyor. Toplum ilişkilerine bakıyor, düz, kendiliğinden, kuru, cansız, anlamdan yoksundur. Kendi kendine, “Burada yaşam ihanete uğramıştır ve mevcut haliyle yaşanmaya değmez. Dolayısıyla ben bu yaşama, bu topluma katılmayacam” diyerek karar veriyor. 7 yaşındaki kararı budur. Bu bir ilkedir. Anahtar kelime ‘toplumsallıktır.’ Toplumsallık, hakikatin zeminidir. O zemin ortadan kaldırıldığında hakikat kaybolur. Onun için hakikat yitiminden söz ediyoruz.

Önderlik, “kapitalizmin yarattığı en büyük tahribat, yaşamı tanımlamayı neredeyse imkânsız hale getirmesidir” diyor. Kapitalist dünyaya baktığında, yaşam nedir diye tanımlayamıyorsun. Peki, yaşamı tanımlamak neyle mümkündür? Yaşamı ancak toplumsallığa bakarak tanımlayabilirsin. Toplumsallığın dağıldığı yerde yaşam da param parçadır. PKK’deki toplumsallık, ahlaki karakter ne kadar güçlüyse, burada ne kadar anlam gücü varsa, ne kadar coşku ve heyecan varsa, ne kadar ortaklık, dayanışma varsa, sen yaşamın gürül gürül aktığını söyleyebilirsin. Ölçü yine toplumsallıktır.

 

Bireycilik Bir Kanser Hücresidir

 

Önderliğin en çok mahkûm ettiği şey bireycilik ve kendine göreliktir. Bireyciliği, fare gibi toplumu kemiren bir kemirgen olarak değerlendiriyor. Bireycilik bir kanser hücresidir. Kanser bir hücrede gelişir, zamanla tüm hücrelere yayılır ve bir hücrenin aşırı büyümesini ifade eder. Bir hücre aşırı büyüdüğünde diğer hücreleri yok eder. Bireycilik de bu tarzda öne çıkınca, o zaman toplumu kemirir ve toplumu dağıtır. O açıdan kapitalist sistem bireyciliğe dayanır. Liberalizm bireyciliğin ideolojisidir. O nedenle buraya bakmak gerekiyor. Toplumsallık başkaları için yaşayabilme gücüdür. Sen ne kadar başkaları için yaşayabiliyorsun, başkalarının sorunlarına ne kadar çözüm üretebiliyorsun, ne kadar onlara hizmet verebiliyorsun. Toplumsallık budur. Ahlakilik buradadır, hakikatte budur. Sen başkaları için yaşadın mı, başkaları da senin için yaşar.  Ben yoldaşlarım için yaşarsam, onlar da benim için yaşar. “Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için” diyoruz. Toplumsallığın temel ilkesi budur. Önderliğin örmeye çalıştığı şey de budur. O açıdan hakikat yürüyüşü dediğimiz şey, toplumu yeniden tanımlamayla bağlantılıdır. Önderlikte bu vardır, toplumsallığı yeniden örgütlemek istiyor. Yaşamı da burada bulmaya çalışıyor. Toplumsallığı örgütlediğin kadar yaşarsın.

Hakikat yürüyüşüne çıkanların ilk yaptıkları arkadaş bulmaktır, yoldaş aramaktır. Birey tek başına sıfırdır, tek başına insan bir solucandan daha güçsüzdür. İnsan yavrusu bağlamında ele alalım, bir kuş yavrusu yumurta çatlayıp çıktığında yuvada kalır ama en fazla on gün ya da on beş gün içerisinde kuş yuvadan uçar gider ve artık tek başına yaşayabilir. Geyik yavrusu doğar, aradan bir iki saat geçer ve hızla ayakları üzerinde durabilir, kendisine yönelen bir saldırı karşısında geyik yavrusu anasıyla birlikte kaçar. Bir kelebek kozasından çıktığı zaman uçup gider. Ancak bir insan yavrusu doğduktan hemen sonra bir yere bırakılırsa 24 saat sonra ölebilir, yaşayamaz. Doğanın en zayıf varlığı insan yavrusudur. İnsan bu zayıflığını toplumsallaşarak gideriyor. Bu hayati bir şeydir, toplumsallaşan insan tanrılaşıyor. Uzaya roketler fırlatıyor, yerin altına inebiliyor, atomun derinliğine iniyor, tarihin başlangıcına gidiyor. Tanrısallık denilen şey budur. Doğanın en zayıf varlığı olan insanı evrenin en güçlü varlığı haline getiren, onun toplumsallaşma eğilimidir. Tek başına hiç olan birey, toplumsallaşarak her şey olabiliyor.

 

Kültürel Soykırım Toplumsallığın Dağıtılmasıdır

 

Bunu rahatlıkla kendi gerçekliğimize uyarlayabiliriz. Kürtler neden bu kadar perişandır? Çünkü toplumsallığı dağıtılmıştır. Kültürel soykırım, toplumsallığın dağıtılmasıdır. Sadece toplumsallığın dağıtılması da değil, tüm köklerinin sökülmesidir. Köksüzlüktür.

Bazı kavramları okuyoruz. İnsan tartışarak daha fazla gerçeği kavrayabilir. Oluş için iki unsur gereklidir. Zaman ve mekân gerekiyor. Zamansız ve mekânız oluşum yoktur. Zaman derinlik, mekân ise genişliktir. Zaman derinliğe işlemektir, köktür. Bunu çok rahatlıkla bitkilerde görebiliriz. Toprağa bir bitki ektiğinizde zaman geçtikçe kökleri en derinlere doğru gider. İnsanın görünür bir biçimde maddi anlamda kökleri yoktur ama kültür köktür. Bu anlamda insan tarihin kendisidir. Her hakikat arayışı tarihsel insana ulaşmaya götürür. Önderliğin bütün çabaları, bütün çalışmaları hep tarih üzerinedir. İnsanın tarihi, evrenin tarihi, doğanın tarihi üzerinedir.

Önderliğin en muhteşem yanı o tarihsel derinliği yakalamasıdır, en derinlere uzanabilmesidir. Tüm evrenin tarihi içerisinde insanın tarihini ele alması, insanlık tarihi içerisinde Kürt’ün tarihini en derinliğine bilince çıkarması ve o temelde bu tarihle yeniden buluşup tarihsel akışını sürdürmesidir. Bizim tarihimizde kesinti vardır. Hakikatin kaybedildiği yer, tarihimize müdahale edildiği ve tarihin bilinçli özneleri olmaktan çıktığımız yerdir. Bu açıdan önemlidir.

Neden ciddi bir kadın tarihi yoktur? Kendisine en fazla kaybettirilen cins, ulus ve sınıf olduğu içindir. Devletleşmeden hemen önce, uygarlığın doğuşu öncesi kadına kaybettirilmek isteniyor. Ataerkillik devletin olmadığı bir döneme tekabül ediyor. Gerekli olan kadın tarihinin yazılmasıdır. Kadının tarihi, toplumsallığın tarihidir. Kadının tarihi, insanlığın tarihidir. Kadının özne olarak toplumsallığın içerisinde yer aldığı süreç, büyük insanlaşmanın tarihidir, barışın tarihidir, sömürüsüz, baskısız bir dünyanın, bir insanlığın tarihidir. Ama erkeğin egemen olduğu tarih savaşın, uygarlığın, parçalanmanın, sınıfsal ayrışmanın, zulmün, zorbalığın, kıyımın, soykırımın tarihidir. Bu bir gerçektir. Egemen erkeğin tarihidir ama bu suça bulaşan herkestir.

Rate this item
(1 Vote)